DARBE GİRİŞİMİNİN ARDINDAN (3): FETÖ’cü literatür

15 Temmuz darbe girişiminin ardından şunu bir kez daha gördük… Türkiye Lozan Antlaşmasından beri sürmekte olan büyük bir emperyalist kuşatmanın altında ve 15 Temmuz’dan beri bu kuşatmayı en bariz şekilde yaşıyoruz.

FETÖ darbe girişimi bir ilk değil, son da olmayacak. Çünkü emperyalist güçler amaçlarına ulaşmak için – ki onların amaçları her zaman şu ya da bu şekilde Sevr Antlaşmasını hayata geçirmek olacaktır- her yolu deneyecekler.

Türkiye’nin bağımsızlığını tehlikeye sokan şu an FETÖ gibi görünse de esas tehlike etnik kökenli dini tarikat ve cemaatlerin emperyalist güçler tarafından sürekli olarak Türkiye Cumhuriyetine karşı kışkırtılmaları ve kullanılmaları.

***

FETÖ darbe girişimi yapılmadan çok önce bu darbe girişimini engelleyebilecek güçlere karşı kamuoyu oluşturmak için Türkiye’de ve yurtdışında bir ‘FETÖ’cü literatür’ diye adlandırabileceğimiz yöntemlerle algılar yaratıldı. Ağır aksak yürüyen Türkiye demokrasisinde ve kan gövdeyi götürdüğü İslam coğrafyasında kulağa hoş gelen sözcüklerle oluşturulan bu literatürü çoğu insan benimsedi ve içselledi.

İşte bazı örnekleri…

ASKERİ VESAYET: Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar sivil hükümetler tarafından yönetilse bile her zaman askerlerin arka planda söz sahibi olduğu anti-demokratik yönetimlerle yönetildiği fikri kamuoyuna yerleştirildi. Herkesin bildiği Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk kumpas davalarıyla TSK ‘tu kaka’ ilan edildi, itibarsızlaştırıldı. Terörist başı bebek katili Abdullah Öcalan’a barış sürecinde pazarlık heyetleri gönderilirken Genelkurmay başkanı terörist başı ilan edildi.

Devletin en mahrem sırları, saklı olduğu ‘kozmik oda’ ifşa edilerek başbakan yardımcısına suikast bahanesiyle emperyalist güçlere teslim edildi.

Doğu Anadolu’da görevli askeri istihbarat mensupları Ergenekon davasında savcılık iddianamesinde adları tek tek açıklanarak ifşa edildi; dolayısıyla devletin doğu Anadolu’daki istihbarat ağı bir anda çöktü. Valiler ve kaymakamlar, güvenlik güçleri ve TSK yerine sivil güvenlik amiri ilan edildi; TSK’nin PKK terör örgütüne karşı 290 müdahale talebinin ancak 8’ine izin verildi.

Güney Avrupa ve Ortadoğu’nun en büyük donanması komutanların büyük kısmının yıllarca kumpas davalarında hapis yatmalarından dolayı çökertildi.

PKK’lı teröristler güvenlik güçlerinin gözü önünde ellerinde kalaşnikoflarla dağlık alana çekildiler. Teröristler kendi polis teşkilatını, vergi dairesini kurdular, hendekler açtılar.

Sonuç: Askeri vesayet azaldı, terör şehitleri arttı. Cumhurbaşkanımız ‘kandırıldık’ dedi.

DİNLER ARASI DİYALOG / ILIMLI İSLAM: ‘Dinler arası diyalog’ safsatasının ilk adımını 1996’da Patrik Bartholomeos ile görüşen Fethullah Gülen attı; aynı amaçla 1998’de Papa II. Jean Paul ile de görüştü. Tehlikeyi görenlerden Sevgi Erenerol 2008’de Ergenekon Kumpası kapsamında ‘Türk hükümetine karşı silahlı isyana tahrik’ suçundan gözaltına alındı.

FETÖ literatürünün bu ayağı genellikle Batı Avrupa siyasilerine ve kamuoyuna hitap eder; Batı kamuoyuna, bürokrasisine ve siyasetine şirin görünme tezgâhıdır. FETÖ Batıya yönelik dinler arası diyalog ve ılımlı İslam mesajlarını daha inandırıcı olsun diye Batılı işbirlikçileri tarafından verdirdi.

Bunlardan en ünlüsü ‘milli damat’ Joost Lagendijk’tır. Yıllarca Zaman’da yazdı, Sabancı Üniversitesinde dersler verdi. Hollanda Yeşil Sol partisinden 1998 – 2009 arasında 11 yıl Avrupa parlamentosunda (AP) görev yaptı. Parlamenterlik yaptığı dönemde yine Hollanda İsçi Partisinden AP üyesi Jan Marinus Wiersma ile 2007’de Türkiye’de ılımlı İslam’la birlikte demokrasinin nasıl geliştirilebileceği hakkında kitap yazdı.

FETÖ’ye yakınlığı ile bilinen kişi ya da kuruluşlar yurt dışında diyalog akademileri, enstitüleri vs. kurarak ılımlı İslam’ın temsilcisi izlenimi vermeye çalıştılar. Hemen hemen bütün Batı medyasında Fethullah Gülen hakkında ‘Amerika’da yaşayan ılımlı imam’ diye bahsedilir.

Yerel üst bürokrat ve siyasilerle iyi ilişkiler kurarak kötü günlerinde de yanlarında olmalarını sağladılar.

Kendi kurdukları ya da kurdurttukları Alevi dernekleri ile yine kendileri ilişkiler kurarak mezhepler arası diyalogu (!) sağladılar. Hatta Ankara’nın göbeğinde ‘cami – cem evi yan yana’ projesinin baş mimarlığını yaptılar.

Sonuç: Özellikle muhafazakar kesim, yıllardan beri bütün dünyada prestij ve imaj kaybına uğrayan İslamiyet’i şirin göstermenin tek yolunun ‘Dinler arası diyalog’ olduğuna inandı. Bu kavram Batılıların da hoşuna gitti; Batı basını, üst düzey siyasetçiler, bürokratlar ve hatta kamuoyu yıllardan beri hep Gülen hareketinin yanında oldular; Müslüman dünyayı Batı ile barıştıracak güç olarak gördüler.

MEDENİYETLER ÇATIŞMASI / İTTİFAKI: CIA şefi Huntington’ın 1995 yılında ortaya attığı, bir yıl sonra kitaplaştırdığı, dünyadaki bütün ulus devletleri ‘karıştır – böl – yönet’ taktiğiyle önce karıştırmaya, sonra bölmeye ve daha sonra da emperyalist güçlerin himayesi altına sokmaya yönelik strateji. Buna göre de her ülkeyi hangi yöntemleri kullanarak nasıl karıştıracaklarını ve hangi yöntemlerle bölecekleri tespit edilmiş. Eski Yugoslavya bu stratejinin laboratuvar odasıydı.

Türkiye için kullanılan taktik, etnik ve mezhep çatışmasının hızlandırılması. Bu stratejinin en büyük engeli olarak da Atatürk’ün Cumhuriyet devrimleri ve laiklik olarak gösteriliyor.

Medeniyetler Çatışması / İttifakı söylemini Türkiye’nin gündeminde tutmak için İstanbul Beşiktaş’taki Bahçeşehir Üniversitesinde ‘Medeniyetler Araştırma Merkezi’ adı altında bir kürsü bile kuruldu. Bu kürsüde görevli proflar hiçbir ücret talep etmeden dünyanın her yerine davetli olarak giderek medeniyetler çatışmasını anlatıyorlar.

Sonuç: CIA propagandasına ‘bilimsel’ süsü vermek için Türkiye’de üniversiteler bile alet edildi. Müslüman Ortadoğu coğrafyasında bir taraftan çatışmalar şiddetlenirken, diğer yandan yeni ittifaklar kurularak Müslüman ülkeler bölünerek yeniden dizayn edilmeye başlandı.

İLERİ DEMOKRASİ: 2010 yılında Anayasanın 26 maddesini değiştirme teklifini içeren paketin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından halkoylamasına sunulduğu günlerde iktidarın daha tam demokrasiye bile ulaşamamış Türkiye’yi bir anda uçuracağı ve ileri demokrasiye götüreceği algısı ortaya atıldı.

Halkoylamasına sunulan Anaysa paketinin kabul edilmesi ile 12 Eylül 1980 darbesi failleri yargılanacaktı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) kişisel başvuru yapılabilecekti, şehit yakınları ve gazilere kamuda pozitif ayırımcılık getirilerek ileri demokrasi uygulanacaktı.

Ancak aynı paket içerisinde Anayasa mahkemesinin (AYM) ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yapısının tamamen değiştirilerek büyük ölçüde hükümetin, o yıllarda dolayısıyla FETÖ’nün etkisi altına girmesi o dönemde şimdi demokrasi nöbetleri tutan muhafazakâr, eski solcu ve liboşlar tarafından gözardı edildi. Erkler ayrılığı ve gerçek demokrasiye inananların uyarıları ne medyada dile getirilebildi, ne de halka doğru dürüst anlatılabildi.

Sonuç: Kavuşulan ileri demokrasiyle (!) yargıyı ele geçiren FETÖ, artık yıllar önce başlayan Ergenekon davasını, kısa süre önce ilk oturumu yapılan Balyoz Davasını, daha sonra başlatılacak Askeri Casusluk ve Fuhuş ile Futbolda Şike davalarını gönül rahatlığı içinde istediği şekilde yönlendirebildi. 12 Eylül 2010’da ‘ileri demokrasi’ adı altında yargıya darbe yapılmasaydı, belki FETÖ Türkiye Cumhuriyetine karşı darbe girişimine hiçbir zaman cesaret edemeyecekti.

‘YENİKAPI RUHU’: En son moda deyim. Meclisteki siyasi partilerin cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak için ittifak halinde hareket etmeleri düşüncesini ortaya koyuyor. Ama pratikte, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın FETÖ darbesinden sonra gerçekleştirmeye başladığı sivil darbeye mukavemeti azaltmak amacını güdüyor.

Türkiye adım adım demokrasiden uzaklaşırken Türkiye’ye ve dünyaya iktidar ve muhalefetin demokrasi için ittifak halinde olduğu izlenimi verebilmek amacını güdüyor.

Bu olağanüstü dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) bile devre dışı bırakılıyor. Hemen her gün muhalefetin hassas olduğu kararlar Kanun Hükmünde kararnamelerle (KHK) uygulamaya konuluyor.

Düşünün… Kurtuluş Savaşı yıllarında bile TBMM harıl harıl çalışıyordu ve kurtuluş mücadelesinde atılacak her adım mecliste görüşülüyordu.

Sonuç: Bu durumda ‘Yenikapı ruhu’ da aynen yukarıdaki FETÖ’cü literatür gibi insanların fikir ve düşüncelerini yönlendirme amacından başka bir şey değil. Bu söylemi ortaya atanlar ve propagandasını yapanlar FETÖ’cü mü yoksa emperyalist güçlerin başka maşaları mı, onu kestirmek henüz mümkün değil.

***

Ama…

Sıcak yaz aylarında meydanlarda demokrasi nöbeti tutanlar, zamanında askeri vesayeti, dinler arası diyalogu, medeniyetler çatışmasını, ileri demokrasiyi dillerinden düşürmediler. Şimdi de ille de ‘Yenikapı ruhu’ diyerek aslında aynı zihniyete hizmet ediyorlar.

 

 

Elektronik posta: syavuz@kpnmail.nl
Twitter: @SYavuzTR
Facebook: www.facebook.com/selamunyavuz

 

 

© InterAjans – Haberlerin tüm hakları İnterAjans’a aittir, izinsiz kullanılamaz.

 

View full post on InterAjans